14 Kasım 2011 Pazartesi

O ZAMAN SİZ... (TOPRAK DEDİĞİN... AVUSTURYA'DA NASIL OLA Kİ ACEP?)

Bazen, Türk'üm doğruyum çalışkanım diyerek sınıfa girdiğim sabahları düşünüyorum...
Var mı bir rahatsızlık diye yokluyorum... Yok... Yine olsa yine derim...
Bir de şu kare var.. Annemler İstanbul'da pazardalar... Tüm kadınlarımız Kürtçe konuşuyor. Annem, anneannem, annemin halası, annemin kuzeni, hepsi köyden çıkınca tamamen Türkçe konuşmaya başlamışlar... Türkçe'yi de göçebe gelen ırgatlardan öğrenmişler zaten, köyde değil... Bu kadar yakınken onlara, Kürtçe konuşuyorlar pazarın içinde... İçlerinden biri dürtüyor. Bizim aileden biri... "Hişt, yüksek sesle konuşmayın, Kürtçe konuşmayın" diyor...

Çocukluğum bu iki hikayenin ucunda salıncak gibi sallanıp durdu... Bir o yana bir bu yana... Ben iki hikayeye de düşman olmayanlardanım. Ama bu hikayeleri hiç bir yere koyamadım. Anlamı nedir, bildim ama sebebi nedir, kendimce bulsam da, gerçek sebebini bilemedim...

Bakın bu çocuk büyümüş de ne yaşamış Avusturya'da...

Klagenfurt, Avusturya'nın Karintiya bölgesinin en büyük şehridir. İtalya'ya ve Slovenya'ya sınırı vardır. Ben Slovenya sınırına yakın olan bir okula gittim. Net olsun, okul Avusturya'da. Sınır, Slovenya. Okulun "... İlkokulu" yazısı dahil, her işareti, tabelası, Almanca ile beraber Slovence'ydi. Halkın bir kısmı Almanca'nın yanında, Slovence de konuşuyordu...İlk gittiğimde öğrendiklerim bu iki şeydi...

Daha sonra bu okulla haşır neşir olma fırsatı yakaladım. Her hafta gidecektim. İkinci uğrayışımda, müdüresinin konuşmasından anladım ki öğretmenler Almanca eğitimin yanında Slovence eğitimi de veriyorlar... Zaten bölgede yetişmiş öğretmenlere benziyorlar, çünkü onlar da Slovence konuşabiliyor... Sınıflarda hem Almanca, hem de Slovence posterler, yazılar var...

Bu kısa ama anlamlı gözlemim ve ani ders anlatma sürecinden sonra öğretmenler okulun karşısındaki kafeye bir şeyler içmeye gittiler. Beni de davet ettiler. Hikayenin ikinci kısmı orada başıma geldi. Müdüremiz, öğretmenlerle sohbete daldı. Ben de anlamadığım aksanlı Almanca'yı duymamaya... Meğersem Almanca değilmiş konuştukları, Slovenceymiş. Müdüre, bana dönüp açıkladı:

- Slovence konuştuk demin, biz yıllardan beri burada yaşıyoruz ve Slovence konuşuyoruz burada.

Biraz duraksadıktan sonra, zihnime takılan soruyu sordum

- O zaman siz Avusturyalı değilsiniz?

"""Soru, amaçsız olsa da, bizim tüm hikayemizi, tüm ülkemizin, hem Kürtlerin hem de Türklerin bakış açısını gösterir gibiydi.

Cevabı sorunun hemen arkasından yazalım:

- O zaman siz Avusturyalı değilsiniz?
- Hayır, esas biz gerçek Avusturyalıyız. Yüzyıllardan beri bu topraklarda biz yaşıyoruz.

Kadının Avusturyalılığı sahiplenirken yüzündeki gururu anlatabilseydim...

Bizim topraklarda da benzer sesler var

-Yüzyıllardan beri bu topraklarda biz yaşıyoruz...

Ama aynı gurur yok... Yüzyıllardan beri bir olan toprakları sebepsiz yere ayırma gayesi var... Belki de bizim topraklarımız, Avusturya'nın topraklarından eski...

Sonra düşündüm... Benim ülkem de böyle olsa... Doğu okullarımın tabelaları iki dilli olsa ve yeri geldiğinde bir Kürt toprağını Türk'ten daha çok sahiplense, 'kendi' ülkesinin sınırları içinde... Çok mu zordu?

Not: Siyaset olsun diye yazmadım. Orada gözlemlediğim de başlı başına kültürel kimlik, dil kimliği ve toprakla ülkenin bütünlüğü ile ilgiliydi... Türkiye'deki koşullar farklı diye düşünenler olabilir. Bence koşullar farklı olsa bile sonuç aynıdır; yani müdürenin söylediğini söylemek de, ikinci tabelaları asmak da barış demektir...

Not 2: Dil korku değildir, zenginliktir... O okulda gördüğüm, zenginlikten başka bir şey değildi... Dilin korku olarak algılanıp algılamağını, İki Dil Bir Bavul'u izleyenler anlayacaktır diye umut ediyorum...

13 Kasım 2011 Pazar

İSTEDİĞİM BU DEĞİLDİ AMA İHTİYACIM OLAN TAM DA BUYDU

Okulun ilk günü… Umutluyum, hayallerim gerçekleşmiş ve ben bir Comenius asistanı olarak okula doğru ilerlemekteyim… Neler yapacağım neler, diyorum, tam okulun kapısından içeri girerken. Gözlerim heyecanla danışman öğretmenimi arıyor. Beni görünce elimi sıkıyor, hoş geldin diyor… Biraz meşgulüm ama seninle konuşacağım mutlaka diyor. Bekliyorum. Sonra kalan yarım saatini bana ayırıyor ve konuşuyoruz… Beklentilerimizi konuşuyoruz. Ders planını soruyorum. Bir iki haftaya kalmaz hazırlarız, sen merak etme diyor… O gün böyle geçiyor… Ertesi gün beni çağırıyor, öğretmenler odasında olan tüm öğretmenlerle beni tanıştırıyor, hepsi ilgiyle elimi sıkıyor, hoş geldin diyorlar. Kısa bir muhabbet içinde, laf arasında birçok şey paylaşıyorlar okulla ilgili. Sonra danışmanım, bana okulda işime yarayacak yerleri gösteriyor. On gün sonra ders planım belli oluyor, zaten tüm İngilizce öğretmenleri o süreçte beni tanımış oluyor… Onlar bana tavsiyelerde bulunuyor, ben onlara sorular soruyorum… Fikir alışverişi yapacak çok uygun zamanlarımız var… Böyle geçip gitmeye başlıyor günler…

Özür dilerim… Size deminden beri hikaye anlatıyorum… Bunların hiçbiri gerçekleşmedi çünkü… Ama öylesine de yazılmadı. Bunlar, asistanlık adına bana anlatılanlardı ve doğal olarak benim de beklediğim şeyler… Bunları aynen sırasıyla yaşayan asistanlar oldu, olmadı değil… Ama ben yaşamadım. Çok istedim Comenius asistanı olmayı. Ama bazen, istekleriniz, büyük bir sınavdan geçebiliyor. O zaman gerçekten isteyip istemediğinizi anlıyorsunuz. Sizi neyin motive etmiş olduğunu ve edebilecek olduğunu anlıyorsunuz. Bir yerde istedikleriniz adına verdiğiniz sınavlar, yaptıklarınızın ve yapacaklarınızın kaderini de belirliyor… Ben de bunu yaşadım galiba bu 8 hafta içinde. Asistanlık sürecinde istediğim bunlar değildi ama ihtiyacım olan tam da buymuş. Bu 8 hafta içinde yaşadıklarım, ne kadar yıpranma payı içerse de beni güçlendirdi. İnanıyorum ki artık iş hayatımda, kariyerimde, hedeflerimde, hayallerimde, ne derseniz diyin hayatımın bir köşesinde hep buna benzer durumlar yaşayacağım, ardından hep bu 8 haftayı hatırlayacağım ve ne yapacağımı biliyor olacağım.

Peki ne mi yaşadım?

  • Danışmanım söz söyleme hakkım olan bir noktada, Türkçe anlatmamın benim ilk vazifem olduğunu söylediğinde, ona şaşkınlıkla baktığım bir anda, “Neden burada olduğunu bilmiyor musun?” gibi bir soru ile karşılaştım. Daha sonra aslında onun benim neden burada olduğumu bilmediği hissine kapıldığım anlar oldu. Şimdi o anı tekrar düşündükçe şunu düşünüyorum. Size bırakılan tercihler ile vazife denen, yapmanız gerekenler arasında iyi bir ayrım yapmış olmanız, eğer yapmışsanız size bırakılan tercihleri de sonuna kadar savunmanız gerek. Yoksa özgür ve başarılı olacağınız bir ortam yerine, başarısız ve mecbur kaldığınız için gittiğiniz bir ortamda bulursunuz kendinizi. Ben, “Neden burada olduğunu bilmiyor musun?” sorusuna biliyorum cevabı vermeme rağmen, çok sağlam duramamıştım. Şimdi olsa daha sağlam dururum. Ama yine de neden orada olduğumu bildiğimden, sebebimin, amacımın peşini hiç bırakmadım. İngilizce öğretmenliği okumuştum ve deneyim kazanmak istediğim alan buydu. Şimdi ev sahibi okulumda kendi istediğimle İngilizce derslerine girmekteyim. Bana ofiste çalışma teklif edilmesine rağmen.
  • Ofiste çalışmam teklif edildi. Ders anlatmamın ve özellikle İngilizce anlatmamın benim için ve proje için temel amaç olduğunu söylememe rağmen, bir toplantıda benim için 6 saat ofiste çalışma, 4 saat İngilizce çalışma önerisinde bulunuldu. Bulunuldu dediğime bakmayın, bu sadece bir kişinin, danışman öğretmenimin ‘şahsi’ fikrinden öte bir şey değildi. Anladım ki, size her zaman yapacağınız işler kadar cazip teklifler sunulabilir ama içinde amacınız yoktur. Kendinizi salarsanız, başkasının önerdiği işleri yapmaya başladığınızı fark edebilirsiniz. Ofis işinde de bana çok faydası olabilecek işler vardı… Bir organizasyon için hazırlık yapma, takım çalışması, hızlı problem çözme yetileri, vs. Zaten ben de bunun farkında olarak hayır dememiştim; evet, ama önceliğim öğretmenliktir demiştim. Öğretmenlik yaparken aynı zamanda bunları yapmak, bana hem eğitimin hem de iş ortamının içinde olma imkanı sağlayacaktı… Ayrıca ofis olmasa da bir öğretmen olarak, böyle bir organizasyon pratiğinin içine girebilirsiniz. Kaldı ki Comenius asistanlığının birinci ve ilk kanadı öğretmenlik ve pratikse, ikinci kanadı kültür ve organizasyondur. Okulda yapacağım herhangi bir organizasyon, bana 6 saatlik ofis tecrübesi kadar deneyim kazandırabilirdi. Ayrıca, kendi fikrim olacak ve kültürümü tanıtacağım bir organizasyonda takım içinde lider konumunu alıp, tecrübelerime daha güzel şeyler katabilirdim. Hala da katabilirim, daha yeni başladım zaten… Peki sonuç ne oldu? Sonuç, 15 saat İngilizce 1 saat ofis… Ve kafamda tasarlamaya yeniden başladığım kültürel organizasyonlar…
  • Okuldaki öğretmenlerden sadece birine tanıştırıldım. O da beni başka bir öğretmene tanıştırdı. Derslere takım halinde girdiklerinden, şansıma bu iki öğretmen sayesinde iki öğretmenle daha tanıştım. Öğretmenler odasının kapısı sadece anahtarla açılıyor. Odaya girseniz bile sadece bir iki öğretmen buluyorsunuz. Odada bulunanlar en fazla on dakika kalıyor, hatta on dakika bile çok. Hocalar profesörse, doktorsa zaten hiç duramıyorlar doğru yüksekokula. Diğerleri de yüksekokula, onlar da yüksekokulda öğrenci olmaya, büyük ihtimalle yüksek lisansa… Yani öğretmenler buhar… Böyle bir ortamda adımın Medine olduğunu, Türkiye’den geldiğimi, asistan olduğumu, bu en basit şeyleri bile anlatmak için ufacık bir fırsat elde edemediğim oldu. Normalde küçücük bir okulda bile müdürler, asistanın tanıştırılmasından sorumluyken, ben böyle kompleks bir bünyede, tabiri caizse kaderime teslim edildim diyebilirim. İstediğim bu değildi. Ama ihtiyacım olan daha önce hiç karşılaşmadığım böyle bir ortamda ortamı hızlıca gözlemleme ve okul kültürüne girebilmek için yapılabilecek işleri belirlemeyi öğrenmekmiş. Yüksekokuldan ortaokula pratik yapmak için gelen bir öğrenciden farklı olarak, çok boyutlu bir amaç için, hem eğitim hem de kültür adına orada bulunduğumu kanıtlamakmış. Yeri gelecek, güzel bir amacınız varken, güzel bir proje içindeyken, bunun kıymeti anlaşılmayacak ve bunu anlatan, en çok da onlara fayda getireceğini kanıtlayacak olan siz olacaksınız. Ben bu süreçte bunu öğrendim. Yardımlar açısından, okulda gerçekleştirilebilecek etkinlikler adına kilit ismin aslında danışmanım değil, okulun müdürü olduğunu fark ettim. Onunla tanışma konusunda ısrarcı oldum ve en sonunda da tanıştım. Öğretmenler odasında tanıştırılma seremonisinin bu okulda mümkün olmadığını gördüğümde, öğretmenlerden birine poster hazırlama ve asistanlığı anlatma teklifinde bulundum. Daha sonra bu fikir büyüdü ve şimdi Comenius adına haftalık bir pano düzenlemek için teklif sunacağım. Bunun dışında, projenin işlevselliğini kanıtlamam ve iyi bir asistan olmam için daha yapmam gereken çok şey var.
  • Bir başka deneyim ise söylenenler karşısında verilen tepkiler oldu. Burada öğretmenlere bir şey teklif ettiğinizde, mesela ben poster hazırlasam nasıl olur, ya da ben bu derste Türk kültüründeki geleneksel sporları anlatsam nasıl olur, diye sorduğunuzda gayet olumlu cevap alıyorsunuz. Öylesine mi evet diyorlar yoksa gerçekten bu tip yeniliklere açık mı görünüyorlar diye baktım… Görebildiğim kadarıyla pek çoğu, gerçekten farklılıklara açık. Böyle bir ortam, fikirlerinizi, planlarınızı, hatta ilginç de olsa hayallerinizi paylaşmaya açık olabileceğiniz, bunları paylaşma alışkanlığınızı geliştirebileceğiniz bir ortam haline geliyor. Ben tavsiyeler, iyi niyetli yönlendirmeler, bilgi aktarması gibi şeyler bekliyordum öğretmenlerden. Sen de şu etkinliği yap bu hafta diyeceklerini, şu konuyu sen de anlatabilirsin aslında filan diyeceklerini bekliyordum. Bunu demeye, düşünmeye zamanları olmadığı gibi, akıllarına da gelmiyor. Çünkü herkesin kendinden sorumlu olduğu bir atmosfer var burada. Okula vize sorunlarından ya da banka işlerinden gidemediğimde hiçbir öğretmen bana ‘Niye gelmedin?’ ya da ‘Neden yoktun?’ diye sormadı. Bunun üzerine ben de şunu düşündüm. Arada keyfime göre davransam ve gitmesem, bu öğretmenler doğru düzgün bir şey demezler, belki de hiç ses çıkartmazlar. Ama biri benim nasıl bir asistan ya da nasıl bir öğretmen olduğumu sorduğunda, ‘Sorumluluğunu bilen, elinden gelenin en iyisini yapan, çalışkan bir öğretmen’ diye bahsetmezler. Bu soruyu fırsat bilip, beni şikayet etmeye can attıklarından, tuhaf bir intikam ya da tepki havasında olduklarından değil. Sadece gerçekten öyle olduğumdan. Bana müdahale etmezler ama neysem onu söylerler. Böyle bir ortamda insanın kendi kendine okula gitmesi ona hem özgürlük hem de sorumluluk yüklüyor.
  • Öğretmenlerden biri benimle toplantı yaparken ‘Welcome to chaos’ demişti. Gerçekten burası bazen karmaşadan geçilmiyor. Programlar yüksekokulda her hafta değişiyor ve bazen kurumun diğer parçalarını da etkiliyor. Ben böyle bir ortamı hiç beklemiyordum, çünkü sıradan bir ilkokulda her şey düzenli olurdu. Zaten Avusturya’da da böyle. Ama burası yüksekokuldu ve programlarını kendileri belirleyen hocalarla işler bazen gerçekten kaos noktasına varabiliyordu. Bu noktada acemiydim. Bir yandan beklerken, aslında o kadar da beklememeyi, zor da olsa öğrendim. Yani bir yandan devreye giren başka bir programla uğraşırken, diğer yandan da diğer önemli işleri de bekletmemek gerektiğini, hepsini aynı anda taşımak gerektiğini anladım. İlk tecrüben olduğundan, bocaladım ama biliyorum ki, kaos artık, bir okulun yabancısı olmadığım bir yüzü…
Benim 8 haftam böyle geçti. Arkadaşlarım ders materyali hazırlama, onu sınıfta sunma konusunda benden daha ilerideler. Ama ben öyle bir süreçten geçtim ki, eğer bunları yazdığım gibi benimseyebilmişsem, herkesten çok kazandım demektir. Pratik her zaman yapılabilir, hatta pek çok öğretmen, gerçek pratiğini ilk öğretmenlik yıllarında kazanır. Ama ben bu şekilde hem bir okulu profesyonel bir örgüt açısından görmüş oldum, hem böyle bir ortamda insanların nasıl davranabileceklerini, hem de benim böyle bir ortamda ne tepkiler verdiğimi ve amaçlarıma ne kadar tutunduğumu, ne kadar hızlı olduğumu, inandığım projeye ne kadar sahip çıkabileceğimi görmüş oldum. Kısacası bir okulu, profesyonelleri, fikirleri bir de kendimi tartıya koydum. Yaşarken koyamıyorsunuz, sadece yaşıyorsunuz. Tarttığım yer, bu yazıdır…